T.C İNKILAP DERSİ
  Tek Partiden Çoklu Partiye Geçiş
 
Tek Parti'den Çok Parti'ye Geçiş Tek partiden çok partiye geçiş Türkiye tarihi açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Tek parti döneminde devletçi bir anlayış hâkim bir zihniyeti oluşturuyordu. Aslında İkinci Dünya Savaşı ertesi her ne kadar benzer ithal ikameci bazı politikalar ağırlığını korusa da eski devletçi normların giderek yumuşatıldığını özel sektör diye bir alanın oluşturulduğunu piyasanın geliştirilme çabası içinde olduğunu söyleyebiliriz. Toplumsal bağlamda baktığımızda Türkiye 1946 sonrasında kente yönelik bir toplumsal dönüşüm geçirir; yani tek parti döneminin "köycülüğünü" aşma çabası içindedir ve kentli bir toplum anlayışıyla kent bazlı bir toplum düzenine doğru kaymaya başlar. Bu bağlamda Türkiye'nin aynı evrede bir demokratik transformasyon geçirdiğini yani ülkede nüfus hareketlerinin çok hızlı bir şekilde değişip dönüşüme uğradığını var olan statik demokratik yapıdan çok daha dinamik bir yapıya doğru geçtiğini söyleyebiliriz. Avrupa'da 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gündeme gelen demografik devrimin Türkiye'de ancak 1940'lardan itibaren gündeme geldiğini ve bunu hazırlayan faktörlerin de büyük ölçüde tek parti dönemi olduğunu söylememiz mümkün. Nüfusun artırılmasına yönelik bir politika Cumhuriyet'in ilk evresinden itibaren değişik nedenlerle gündeme gelmiştir. Çünkü örneğin 1920'li yıllarda Türkiye'nin dahil olduğu bir Avrupa haritasına bakıldığında Avrupa'da nüfus bağlamında en düşük yoğunluklu ülkenin Türkiye olduğu görülür; kilometrekareye yaklaşık on sekiz kişi düşmektedir. Türkiye'de 20. yüzyıl tarihinde üç önemli enflasyon olduğu kanaatindeyim. Bunlardan ilki Birinci Dünya Savaşı'nda karşılaşılandır ki bunu "enflasyon icadı" diye nitelendiriyorum; bu dönemde dünyada ilk defa bu oranda bir enflasyon gündeme gelir. Daha sonra Almanya'da Doğu Avrupa'da hiper enflasyonlar görülür ama Birinci Dünya Savaşı'nın enflasyonu yani yılda % 400'e kadar çıkan bir enflasyon tamamen Türkiye'ye özgü bir olaydır. Tarihçiler genellikle klasik bir evrim kuramı çerçevesinde Osmanlı Devleti'nin çöküşüne "imparatorluklar doğar büyür yükselir sonra bir çöküş evresine girer batar" zihniyetiyle bakarlar. Oysa Osmanlı Devleti yapısal bir çöküntüye uğramamıştır. Birinci Dünya Savaşı'ndaki gelişmeler sonucu konjonktürel bir çöküntüyle karşı karşıya gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı enflasyonu Osmanlı'yı çökerten bir enflasyon olmuştur. Osmanlı ilk defa kendisini "sınıflı bir toplum" olarak algılamaya başlamış ve gelip geçici bir sermaye birikimi olgusu ile karşı karşıya gelmiştir. Gerçekten de imparatorluktan ulus-devlete geçişin temel nedenlerinden birinin aslında Türkiye'de "icat edilen" enflasyon olduğunu bir şekilde ileri sürmek mümkündür. Bunun da nedeni Türkiye'deki finansal yapının derinliğinin olmayışıdır. Birinci Dünya Savaşı aslında daha önceki savaşlardan çok daha farklı total toplumun hemen hemen her katmanını devreye sokan cephe gerisinin yok olduğu; diğer taraftan savaş teknolojileri açısından yepyeni bir savaştır. Bir "modernite savaşı" olarak algılanması mümkündür ve bu nedenle de çok pahalı bir savaştır; savaş giderleri daha öncekilere oranla çok daha yüksek bir nitelik taşır ve bu giderleri karşılamanın da üç yolu vardır. Sadece o dönem için değil daha sonraki dönemler için de geçerli olan bu üç yöntemden biri vergidir: Harp kazançları vergisi veya İkinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi Varlık Vergisi ihdas edeceksiniz. Böyle bir vergi ile bir ölçüde savaşın finansmanını sağlayacaksınız aynı zamanda arz talep dengesini oluşturacaksınız satın alma gücünü bir ölçüde piyasadan emeceksiniz. İkinci bir yöntem borçlanmadır: Kendi halkınıza borçlanıyor ve böylece gene piyasadan belirli bir satın alma gücün emmiş oluyorsunuz. Aynı zamanda seferberlik nedeniyle devlete belirli harcama olanakları sağlıyorsunuz. Bu ikisinin de gerçekleşemediği bir evrede üçüncü bir yönteme başvurulur: Savaşı para basarak enflasyonla finanse etmek. Bizim "evrak-ı nakdiye" dediğimiz daha sonra da Cumhuriyet parasının temelini oluşturan para Cihan Harbi yıllarında basılan kağıt paradır. Osmanlı devletinde banknot yani Osmanlı Bankası'nın tedavüle sürdüğü "kağıt para" gerçekten hiçbir zaman para işlevi görmedi; para benzeri bir dolaşım aracıydı yani Osmanlı banknotlarını tedavül aracı olarak görmememiz gerekir. Evrak-ı nakdiye ise dolaşıma yönelik bir paraydı. Savaşın finansmanına kamu harcamalarını karşılamaya yönelik bir paraydı. Yukarıda belirttiğimiz üç yol da Cihan Harbi yıllarında izlenmiştir. Örneğin İngiltere'de vergi yolu tercih edildi; savaş enflasyonu diye nitelendirdiğimiz enflasyon İngiltere'de en düşük düzeyde gerçekleşti yani savaş halktan bir ölçüde vergi toplanarak finanse edildi. Diğer yollara da başvurulduysa da özellikle olağanüstü vergiler sayesinde piyasalardaki arz-talep dengesi oluşturuldu. İkinci örnek Almanya oldu. Almanya borçlanarak bu işi yürütme yoluna gitti. Bir noktada Almanya'daki enflasyon İngiltere'dekinden daha yüksekti; ama Türkiye'nin boyutlarına hiçbir zaman varmadı; bütün bu model borçlanma modeli de savaşı kazanma modeli üzerine kuruluydu. Almanya savaşı kaybettiği anda hiper-enflasyon dediğimiz çok daha farklı bir olguyla karşı karşıya geldi.
 
  Bugün 2 ziyaretçikişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=